Evet, yeni bir takıntım var: Sanderson

Takıntım yaklaşık bir yıldır devam ediyor. Her şey Türkiye’ye dönerken yanımda almak istediğim ‘çok güzel’ bir İngilizce kitap aramamla başladı. Çeşit çok fazla ve zaman kısıtlı olunca (kitapçıya aslında yüzlerce kez girip çıktım ama kitap seçmeye gelince zaman her zaman kısıtlıdır) tür olarak fantastiği seçmemle başladı. Raflarda boy boy hem hardcover hem papercpver hem de small-size kitaplar dolu ama ne seçeceğim hakkında hala bir fikrim yok… Bavulumda kilo sınırı olduğu için yer sıkıntım var bu yüzden de direk cep kitaplara yöneldim. İlk düşüncem Ejderhalarla Dansı almaktı ama seriyi Türkçe almaya başladığım için bu fikirden vazgeçtim. Bu sırada rafta Brandon Sanderson yazısı gözüme çarptı. En az bir sıra cep kitaplarına ayrılmıştı. Ayrıca rafın hemen altına bir çalışanın yazdığı tavsiye notu da hoşuma gitti. (bu tavsiye notu olayını D&R’da da başlatmışlar. Aslında çok güzel bir olay umarım biraz daha yaygınlaşır kitapçılarımızda) Kitabı elime aldım baktım. Mistborn. Hemen açtım goodreads’i ve aldığı puana baktım. 4.4. Oldukça iyi. O anda aklıma esti ve üstünde Mistbor romanı yazan bütün kitapları attım sepete. Topu topu dört kitap 35 dolar tuttu. O an pişman mıydım? Dolar şu andaki kadar uçuk olmadığı için hayır, hiç pişman değildim. Ki hala daha pişman değilim.

(Resim benim çekimim değil ama kitaplarımın aynısı)

Biraz rastlantıyla oldu dedim ama beni aslında Brandon Sanderson’a bu kadar kilitleyen şey ismini oldukça sık duymaya başlamamdı. Zaman Çarkını daha okumadım ama fantastik için yerini az buçuk biliyorum. Ama aslında sadece bildiğimi sanıyormuşum. Nasıl oldu da Zaman Çarkını sevgili Brandon’ımız yazmaya başladı bilmiyorum. Araştırdım ama bulamadım. Yani Robert Jordan kendisi mi seçti yoksa yayınevi mi seçti bilmiyorum. Ki seriyi hala okuyamadığım için bu konuda çok fazla da bir yorum yapmayacağım. Ama online yorumlardan okuduğum kadarıyla hayranlar durumdan memnundu ki bu fantastik edebiyatta eşine az rastlanır bir durum.

Mistborn serisi şimdilik üç üçlemeden oluşuyor. İkinci üçlemenin henüz ikinci kitabı önümüzdeki Kasım ayında yayınlanacak. Şunu belirtmem gerekiyor ki ben daha sadece serinin ilk kitabını (The Final Emporer) bitirdim ve ikincisini (Well Of Ascension) okuyorum. Biraz yavaş okuyorum ve bunun esas sebebi İngilizce eksikliğim. İngilizce kitap okumaya bu yıl başladım ve okuduğum birkaç kitabı Brandon  Sanderson ile karşılaştırınca yazarın bir yandan basit ama kelimeler açısından fazlasıyla cömert bir üslubu var. Okurken her kelimenin anlamını arayan birisi değilim ama okuma biraz yavaş. Üstelik Brandon Sanderson’ın bir özelliği de kelime ve paragraf aralarına bir sürü ipucu atan bir yazar olması.

Seri hakkında biraz daha detaya girmeden önce Brandon Sanderson’ın kitapları hakkında bir benim fazlasıyla ilgimi çeken bir şeyden bahsedeceğim.

(yazar dediğin… hehe)

Cosmere evreni.

Sanderson’ın birçok kitabının geçtiği bir evren. Kitapların notlarında olsun Sanderson’ın okuduğum farklı kitaplarında olsun ismini duyarsınız. Öyle her sayfada çıkacak kadar sık değil. Hatta detaylarda bunu görüyorsunuz. Benim dikkatimi çeken hem Mistborn’da hem de Fırtına Işığı Arşivinde gördüğüm bir isimdi. Adonalsium. O kadar sık geçen bir kelime değil hatta okurken acaba yanlış mı hatırlıyorum. Benzetiyor muyum diye düşündüm ama sonra biraz araştırınca bunun rastlantı değil aslında planlı ve belki de şimdiye kadar planlanan en derin detaylı fantastik bir hikayeye hazırlık olduğunu gördüm. Ha tabi bu belki biraz benim abartmam ama şu bir gerçek ki Sanderson şu anda kitaplarının/serilerinin çoğuna bununla ilgili detaylar koyuyor. Ama bilinen çok da bir hikaye yok. Adonalsium bir varlık olduğu biliniyor ve bu varlık bir şekilde parçalanıyor. Her parçası ayrı bir tohum oluyor ve Sanderson’ın kitaplarındaki büyü sistemleri bu parçalara dayanıyor. Parçalar farklı gezegenlerde farklı kişilerce farklı büyü sistemlerine dönüştürülüyor. Mistborn için bu sistem metalleri yakma mesela. Bilinen bir başka şey de bu parçaları yok etmek isteyen bir kötü ve ona karşı savaşan bir iyi olduğu ama bunlar hakkında da çok bir şey yok. Yukarıda bahsetmiştim, Sanderson hikaye detaylarını araya saklıyor diye. Bu hikayede şimdilik detaylarda ve kitaplardaki karakterler ne kadar biliyorsa biz de o kadar biliyoruz. Ama çoğu kişiye göre bu detayları yakalayacağım diye uğraşmaya gerek yok. Sanderson detaylara çok şey saklasa da olayları açıklamada da oldukça başarılı. Bu yüzden de ben ana hikayeyi göreceğim diye uğraşmayıp kitapların kendi hikayelerine odaklanabilirsiniz. Ben öyle yapmayı planlıyorum. Ama bütün hikayelerin ayrı gezegenlerde geçtiği Cosmere evrenini aklınızın ufak bir köşesine koyun derim.

Mistborn demiştik?

Türkçe’ye Sissoylu ismiyle çevrilen (ki çeviri tercihini sevdim) seriyi Akılçelen yayınlarından takip edebilirsiniz. İkinci kitabı henüz çıkmadı ve bildiğim bir tarih de yok. Acele etmemek gerekir ama çünkü bildiğim kadarıyla Sanderson çevirilerini Türkçe’de Can Sevinç üstlenmiş. Şu anda aynı anda Fırtınaışığı Arşivinin ikinci kitabının çevirisi de sürüyor. Sanderson çevirileri zor iş olsa gerek zira kitaplar oldukça hacimli. Ve gelişigüzel bir çeviri de kesinlikle kabul edilemez. İngilizceniz biraz iyiyse İngilizce’den takip edebilirsiniz ama İstanbul’da yaşamayan birisi olarak benim yabancı dil kitap bulduğum yer zaten çok az ki internette bile Sanderson kitaplarını orijinal dilde çok bulamıyorum.

Peki nedir bu Mistborn?

Kitabı özetleyince biraz basit görünecek ama kısaca; köleliğin olduğu ve büyük kötünün olduğu ve kendince bir büyü sisteminin de olduğu bir evren. Ama detaylar her şeyi değiştiriyor.

Büyü sistemi benim en çok hoşuma giden şeydi. Sistemde esas olarak üç yöntem var: Allomancy, Feruchemy, ve Hemalurgy. İlk kitapta daha yoğun olarak Allomancy’i görüyoruz.  Allomancy sistemi basit aslında; vücutta biriktirilen (içilerek ya da yiyeceklerle) metalleri yakarak farklı güçler kazanılıyor. Mesela; basit Allomancy metali olan bakırı kullanarak kullanıcı duyularını arttırıyor. Bu şekilde fiziksel kuralları aşıp göremeyeceği uzaktaki yerleri görüp duyamayacağı şeyleri duyabiliyor. Ama bu öyle büyülü bir dokunuşla olmuyor. Hepsinin kendi içinde bir fiziksel kuralı var. Mesela kalay yakımı ile kişinin fiziksel gücü artıyor ancak bu sınırsız değil. Gücünü ne kadar çok arttırırsa sonrasındaki yorgunluğu da o kadar çok oluyor. Diğer iki büyü dalı ise kitabın ilerlemesi ile ortaya çıkıyor ama onlarında etkisi Allomancy’e benzer. Sistemin kuralları çok keskin. Yani normal adult young fantastiklerinde olduğu gibi ana kahraman gizemli bir boşluk fark edip bunu kullanmıyor. Ama bilinmeyen noktası çok fazla. Evrendeki çoğu Mistborn sadece basit Allomancy kurallarını biliyor ama karakterler ilerleyen zamanla yüksek seviyeli Allomancy metallerini keşfediyor. Yani büyülü bir boşluk değil ama bilinmeyen bir keşif var.

Girişi basit bir genç kız üstünden yapıyoruz. Vin. Genç kız ailesi tarafından terk edilmiş ve bir hırsız çetesinde “gizli güçleri” olan bir yardımcı olarak çalışıyor. Daha doğrusu köle. Genç kızın yaşamı belirli: kendini mümkün olduğunca gizle. Ama günün birinde Kelsier isimli bir adamın çıkıp ona bir Mistborn olduğunu söylemesi ve köle olarak tutulduğu hırsız çetesine el koymasıyla genç kızın yaşamı değişiyor.

Kelsier. Kitapta en renkli karakter ve okuyucunun daha ilk sayfalarda vurulduğu bir “hırsız” Tek bir amacı var o da ülkeyi binlerce yıldır yumruğu altında tutan ölümsüz Lord Ruler’ı devirmek. O kadar da zor gelmiyor kulağa? Kendince sebepleri var bunun için ki okurken hepsi ortaya çıkıyor, en azından bir kısmı. Ama topladığı hırsız çetesiyle birlikte bir şeyler yapmayı kesinlikle kafaya koymuş.

(Kelsier anlatılabilecek bir karakter değil, hehe)

Hırsız çetesinden bahsettim: Dockson, Ham, Breeze, Clubs, Sazed. Açıkçası okurken bana kahkaha attıran diyalogları vardı. Her karakter kendine özgü ve espri anlayışını yukarıda tutuyor. Yardımcı karakterden ileri geçmiyor diyebilirsiniz ama kitaptaki etkileri büyük.

Karakterlerde en çok sevdiğim şey gelişimleriydi. Küçük ve görünmez olmak için çabalayan Vin’in nasıl ülkenin asilerine katılıp geliştiğini, büyüdüğünü görmek inanılmaz bir zevkti. Sanderson bunu bir kitap karakteri sadeliğinden kurtarıp gözünüzün önünde büyüyen bir çocuk gibi yazmış. Ama bu durum sadece Vin için geçerli değil. Kitaptaki her karakterin kitap boyunca geliştiklerini öğreniyoruz. Bir şeyler değişiyor ve karakterler buna göre şekilleniyor. Kitap karakterlerini kuruluktan ve katı sınırlardan kurtarmış yani yazar.

Kitabın anlatımı ayrı bir lezzet çünkü Sanderson kitaplarını okurken adeta bir film izler gibi okuyorsunuz. Aşırı olmayan ama her şeyi canlandırmaya yeten bir betimleme var. Kitaplar belki biraz yavaş ilerliyor gibi gelse de aslında her detay zihninizde önemli bir parçanın şekillenmesini sağlıyor. Caddelerden, binalara, kıyafetlerden, silahlara her şey en ince ayrıntısıyla yazılmış. Ama benim için önemli olan bir nokta George R. R. Martin’in kitaplarında olduğu gibi sayısız isimlerle boğulmamış olması. Yanlış anlaşılma olmasın Martin’in kitaplarına da bayılırım ama Sanderson’ın uzun ama net anlatımı bana daha çok hitap ediyor.

Martin demişken. Sanderson üstada göre biraz daha “yumuşak”. Üstadın dünyası kadar acımasız bir dünya olsa da okuyucu bunu o kadar sert hissetmiyor. Belki bunun sebebi Martin’in kalemidir gerçi, hehe. Sanderson da taze aşklar, eski aşklar, ikinci şans verilen aşklar var ve bunu okurken kitabın bütünlüğünü asla kesmemiş. Sadece bunları çok güzel bir şekilde harmanlamış ve aşkı okuyucu için tatlı bir havaya sokmuş.

Çok fazla ve belki de alakasız konuştum. Kitaptan ve karakterlerden aşırı bahsetmedim ama zaten bunu sizin okuyup yapmanızı tercih ve tavsiye ederim. Eğer biraz fantastik seviyorsanız veya ilginiz varsa mutlaka okuyun. Kitap size çok şey katacak. Kesinlikle bu dünyayla alakası olmayan bir safsata da değil. Okurken hayal ürünü de olsa insan açgözlülüğünün ve bencilliğinin neler yaptığını görüyorsunuz. (Ah Lord Ruler…) Ayrıca arada bir de olsa Sanderson da okuyucuya mindfuck yaptırmayı seviyor.

Sanderson’dan bahsetmeyi planladım ama Mistborn dedim hep. Neyse bir de Sanderson’ın kitaplarını sıralayalım. Serilerden seçip beğenip okuyun bakalım.

Önce Cosmere içinde geçen serileri:

  1.    Elantris serisi

-Elantris (Akılçelen yayınevinden Türkçe’sini bulabilirsiniz)

-The Hope of Elantris (2006) (kısa öykü, aşağıdaki bir linkte kayıprıhtım çevirisi var)

-The Emperor’s Soul (2012)

-İsimsiz devam kitapları (hazırlanıyor)

  1. Mistborn

*Era 1 Üçlemesi

-Mistborn: The Final Empire

-The Well of Ascension

-The Hero of Ages

*İkinci Üçlemesi

-The Alloy of Law

-Shadows of Self (Kasım ayında yayınlanacak)

-The Bands of Mourning

*Üçüncü Üçlemesi

  1. Warbreak
  1. The Stormlight Archive (toplam 10 kitap olması planlanan bir seri, bir nevi bir Zaman Çarkı külliyatı)

– The Way of Kings (Kralların Yolu ismiyle Akılçelende bulabilirsiniz)

-Words of Radiance (Yine çeviri aşamasında olan bir kitap…)

Cosmere dışında geçen kitaplar: (Burada da fazlasıyla var!)

  1. Alcatraz serisi:

-Alcatraz Versus the Evil Librarians

-Alcatraz Versus the Scrivener’s Bones

-Alcatraz Versus the Knights of Crystallia

-Alcatraz Versus the Shattered Lens

-(not. Burada da 2016 yazında yayınlanması beklenen bir kitap daha eklenmiş durumda)

  1. Infinity Blade serisi

-Infinity Blade: Awakening

-Infinity Blade: Redemption

  1. Legion serisi:

– Legion

-Legion: Skin Deep

-isimsiz bir üçüncü hikaye

  1. Reckoners serisi

– Steelheart (DEX yayınlarında bulabilirsiniz)

-Firefight (DEX yayınlarında bulabilirsiniz)

-Calamity

  1. Rithmatist serisi

– The Rithmatist (Doğan ve Egmont yayıncılıktan Türkçesini bulabilirsiniz)

-The Aztlanian (2016’da çıkacak)

Not: Ayrıca kendi sitesinde de gerek kitaplarla ilgili gerek çıkarılmış sahne olarak bir ton kısa hikayesi var.

Gördüğünüz gibi Sanderson fazlasıyla yaratıcı ama bunun yanında fazlasıyla da çalışkan. Daha 40 yaşına basmamış olmasına rağmen kütüphanelerde isminin başlığı altında fazlasıyla kitap var.

Bu kadar konuşmadan sonra adamı fazla abarttın diyebilirsiniz ki fantastik okumaya bayılsam da dehşet bir fantastik üstadı olduğumu söyleyemem ama Sanderson kesinlikle okunması gereken bir yazar olduğuna eminim. (inatçı bir yanım da var, hehe)

Konuşacak çok şey var ama… Şimdilik benden bu kadar!

Kelsier’den bir alıntı:

“That’s the funny thing about arriving somewhere. Once you’re there, the only thing you can really do is leave again.”

“Bir yere varmak hakkındaki komik şey de bu. Bir kere ulaştın mı yapabileceğin tel şey tekrar terk etmektir.”

Not: Aşağıdaki linklerin ilkinde Sanderson’ın yayın evi olan Tor’un sitesinde yayınlanan Cosmere ile ilgili bir yazısı var. İkincisi wiki sayfasının İngilizcesi ve üçüncüsünde ise Kayıp Rıhtım’ın yaptığı çeviri var. Son iki linkte ise kendi sitesi ve facebook sayfası var.

1)      http://www.tor.com/2015/07/21/lets-talk-about-brandon-sandersons-cosmere/

2)      https://en.wikipedia.org/wiki/Brandon_Sanderson

3)      http://www.kayiprihtim.org/portal/projeler/elantrisin-umudu-brandon-sanderson/

4)      http://brandonsanderson.com/

5)      https://www.facebook.com/BrandSanderson?fref=ts

Unutmadan! Sanderson’ı internet ortamında takip etmenizi de tavsiye ederim. Kendisi sosyal ağlarını güzelce kullanıp hayranlarını kitaplarıyla ilgili bilgilendirmede de oldukça aktif. Birçok yazarın gizemli havaya bürünme çabalarından sonra bu fazlasıyla güzel! (Tamam, belki az bir kısım yazarın, taşımı sana fırlattım George R. R. Martin)

(Kralların Yolu içinde birbirinden müthiş karakterler saklayan bir başka seri)

Lenore is out!

(bu cümleyi alışkanlık haline getirdim…)

Reklamlar
Genel içinde yayınlandı | 4 Yorum

Same old, same old (Summertime sadness, sa-sa-sadness…)

Blog işinden öğrendiğim kesin bir şey varsa o da kesinlikle ‘bundan sonra…’ kelimelerini sıralayıp ardından uzun vadeli bir zamanı kapsayan sözler vermemek. Şimdiye kadar onlarca kez denedim, dedim ki bak Lenore, bak kızım, belki blog olayı olur da senin de kafanı toplayıp düzenlemene yardım eder (hani düzenli yükleyeceğim ya) olur da biraz değişiklik katar hayatına, biraz da sorumluluk belki. Başladığım çoğu blogu yarım bıraktım. Hatta bir posttan öte gitmedi.

Bundan sonra büyük sözler yok.

(Zaten blogların nasıl çalıştığını kavrayacak kadar bile karıştırmıyorum, hehe)
Yazacağım ama ne zaman kafama eserse. Şimdiye kadar keyfi dışında bir iş yapan birisi olmadım ki belli ki bundan sonra da olmayacağım. Ne yapalım. Karakter meselesi, çöpe de atamıyorsun ki…

Neyse.

Yaza başladık hatta bitiriyoruz. E peki neler yaptı bu kız tatilde?

Yattı. Gerçekten aklıma başka bir şey gelmiyor… İnsanın içi acıyor, hani güzelim tatili bir kez daha boşa harcadık diye bir süre sonra alışıyorsun. Ve garip bir şekilde bu yıl tatilim o kadar da kötü değildi diye düşündüm.

Okudum öncelikle. Yıl içinde okuyamadığım yazarların acısını çıkardım. Bakınız:

Brandon Sanderson. Türkiye daha çok yeni keşfediyor bu yazarı. Akılçelen kitaplar sağ olsun onlar sayesinde geç de olsa keşfediyoruz. Dex yayınlarından da çıkan kitabı var her ne kadar henüz okuyamasam da ama ben asıl emeği Akılçelen yayınlarında görüyorum. Ayrıca çevirmenimiz Can Sevinç’e de bu konuda baya teşekkür etmek gerek. Peki kimdir Brandon Sanderson? İşin aslı böyle hafif tontiş, gözlüklü, Amerika’da nerd, Türkiye’de inek denilen takıma giren, evli ve mükemmel şirinlikte bir oğlu olan bir adamcağız. Ha bir de kendisi fantastik edebiyatın prensi olarak kabul ediliyor. Öncelikle fantastik alanında yeri kesinlikle inkar edilemez temel yapı taşı olan Robert Jordan!ın Zaman Çarkı serisinin kurtarıcısı. Nasıl? Robert Jordan amcamız maalesef başladığı büyük işi (gerçekten büyük, yaklaşık 14 kitap 10.000 sayfa) bitiremeden bu dünyadan göçünce Brandon Sanderson imdada yetişiyor ve seriyi Robert Jordan’ın notlarının yardımıyla bitiriyor. Bu şekilde fantastik edebiyata yeri değişmez bir şekilde ismini kazıyor. Ama olay sadece bu değil. Gerçekten. Öncelikle Mistborn serisi diyorum. Şimdiye kadar okuduğum en mükemmel fantastik kitaptı. Bununla ilgili ayrı bir zaman konuşmak gerek o yüzden atlıyorum ama bir göz atmanızı tavsiye ederim. Ayrıca The Stormlight Archive serisi de çok ayrı bir olay. (Buna da ayrı bir sayfa ayırmak lazım) Henüz okumasam da film/dizi hakları alındığı iççin bir kaç yıla ekranlarda da görme ihtimalimizin olduğu Steelheart serisi de var. Yine başka bir seri Elantris… Ayrıca yazara hakkını vermek gerek. Ben iki hikayeyi aynı anda yazamıyorum ama aynı anda yaklaşık 3-4 seriyi götürüyor.

Ray Bradbury. Fahrenheit 451 kitabının kapağını açtığımda hayatımı değiştiren yazar. Bunu anlatması çok zor ama hayatıma derin ve asla unutulmayacak bir iz attı bu kitap. Özetini filan anlatmayacağım, internette çok ki bir de filmi var. Ama özetine bile bakmadan okumanızı tavsiye ederim. Yazar 2012 yılında aramızdan ayrılınca gerçekten üzülmüştüm. Edebiyatta yeri doldurulmaz bir boşluk açılmıştı ama aynı zamanda o zaman fark etmiştim; ben bu yazarı iyi tanımıyordum. Ama yok okul yok şu bu derken ancak bu yıl kitap fuarında gidip kitaplarını toptan aldım. İthaki yayınları sağ olsun yazarı Türkçe’ye kazandırmaya ant içmişler ki çok da iyi yapmışlar. Halen daha kitapları çevrilir ve yeni yeni kitaplarını görüyoruz ki Karahindiba Şarabı buna örnek verilebilir. Yazarın üslubu benim için biraz garip. Bunu Şimdi ve Daima ile Mars Yıllıklarını okurken fark ettim. Başlangıçta çok iyi odaklanamıyorum çünkü sayfalar çevrildikçe ne oluyor yahu sorusu zihnimi dolduruyordu. Ama yazar bir noktalama işaretine gelince beni öyle bir yakalıyor ki soru size o kadar da önemli görünmüyor. Bilim kurgu havası da belki bana biraz ‘değişik’ gelmiş olabilir çünkü bilim kurgu izlemeyi sevsem de okuma konusunda o kadar iştahlı değilim. Ama yazarın ironikliği kelimer arasına sıkıştırıp kişinin ruhuna bir ayna yönlendirmesi inkar edilemeyecek kadar başarılı.

Ejerdehaların Dansı. Ağzımı açmayacağım George R. R. Martin. Dedem yaşımda bir adama küfretmek istemiyorum.

John Green. Millet internette adama küfürler sıralayınca ne oluyor yahu demiştim ama o zamanlar yine bir şekilde ertelemiştim. D&R sağ olsun ingilizce kitabını indirimli görmüştüm ve hemen almıştım. Lanet adam. Hayatıma Hazel ve Gus adında iki karakter soktu ve her şeyi değiştirdi. Uzun zamandır bu tarz bir roman okumuyordum ama neden yazarın bu kadar ‘sevildiğini’ anladım. Gerçek. Adamın kaleminden süslü bir edebiyat ya da duygusal yorgunluk çıkmıyor. Saf bir gerçek çıkıyor. Hani hepimizin yaşadığı ve o süslü kelimelerle anlatmadan bile göğsümüzün ortasına oturan o gerçek. The Fault in Our Star. Üstüne konuşulması gereken bir kitap.

Küçük Prens. Evet biliyorum. Ve evet, ancak şimdi okudum. Ve evet bunu da biliyorum. Şimdiye kadar okumadığım için fazlasıyla şanssızım.

Elbette sadece bu kadar değil. Daha okuduğum ve okumakta olduğum bir kaç kitap daha var ama konuştukça hepsi hakkında ayrı ayrı uzun uzun konuşmak istediğimi fark ettim. O yüzden kesiyorum, hehe.

Ha, animelere geri dönüş yaptım. Öyle afilli bir giriş değildi ama gömdüğüm otaku ruhunu canlandırmaya yetti.

Müzik? Yazın başında yaptığım en güzel şey telefonumu sıfırlayıp bütün albümleri baştan atmaktı. Müzikte çok şey kaçırmıştım. Bunun bir kısmı tembelliğimin bir kısmı da yıl içindeki korecan takıntımın sonucuydu. K-POP iğrenç filan değil sonuçta artık o kadar dinliyoruz seviyoruz ama sorun şu ki içimdeki o power metal, punk, hard rock gibi sınırsız kaynağa yeterli değil.

Film. Çok ciddi filmlere dizilere yönelmedim ama tadımlık filmler izledim ki çok iyi yaptım. Ben bu yıl neler kaçırmışım yahu?

Çok konuştum. Çok konuştum. Parmak kaslarım ağrıdı ama iyi de oldu. Parmaklarım hikaye yazmak için kaşınıyor bu yazı ile ısınma turunu tamamlamış olduk. Tatilimin son dönemecinde bu blog beni biraz oyalayabilir ama bakalım belki de bu yazıdan sonra kapatır bir daha açmam. Önemli olan şu an değil mi? *hıh* hehe -blogda smiley kullanmayı sevmediği için hehe harflerine mahsur kalmış bir yazar var burada-

Şimdilik bu kadar.
Lenore is out!

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yalancının Mumu Hıçkırana Kadar…

indir

Tiger JK (타이거JK) – 첫사랑 (First Love) (Feat. 펀치 Punch)

Tam artık özgürüm diye bağırıp mutluluk çığlıkları atacağım sırada içimde bütün sınav haftası boyunca çırpınıp duran bütün heyecanın balon gibi sönmesi kadar nefret ettiğim başka bir şey var mı emin değilim… Zira sınav haftası yaptığım bütün planların –şu filme gideceğim, şunu izleyeceğim, şunu okuyacağım vs vs…- hayata geçirilemeden ölmesi demek. Zaten son sınavıma da şunun şurası dört hafta kaldı ki artık oturup çalışma vakti demek oluyor bu… Daha bir kitap bile okuyamadım ben!

Ama bu dönemde beni içimde bulunduğum boş boş tavanı seyretme olayından kurtaran en etkili şey dizi ve film dünyası oluyor ki böyle eğlenceli ama azıcık duygusal şeylerin daha yoğun olduğu Kore dünyası bu dönemde etkisini gösteriyor. Tıpkı bu sefer olduğu gibi. Gerçi bu sefer biraz yanlış bir şey yapmış oldum… henüz yayınlanması bitmemiş bir diziye başladım. –normal şartlarda dizinin tamamı yayınlanana kadar fragmanını bile izlemem zaten oturunca da iki güne izler kalkarım, hehe-

Pinokyo!

İtiraf ediyorum bu dizinin ismini ilk duyduğumda ‘Gerçekten? Daha başka bir şey bulamadınız mı?’ diye düşünmüştüm. Ama izlemeye başlayınca da aslında o kadar da komik olmadığını düşündüm.

Diziyi merakla beklememe sebep olan şey Park Shin Hye ve Lee Jong Suk’un beraber çalışacak olmasıydı. İlk başta nedense ikiliyi yakıştıramadım ama ekranda izleyince de fena değilmiş dedim.

Konunun özetine gelirsek baş karakter olan kızımız Pinokyo denilen –uydurma- bir sendromun kurbanı. Bu sendrom mağdurları yalan söyleyemiyor zira söyledikleri anda hıçkırmaya başlıyorlar. Baş karakter olan erkek ise ailesini medyanın yalan dolan şişirme haberleri yüzünden kaybetmiş küçük bir çocuk olarak çıkıyor. İkisinin yolları bir dizi olay sonunda kızın dedesinin evinde kesişiyor ve sonuç olarak kızımız yeni bir amca edinmiş oluyor. Tabi ki olay bu kadar basit değil ama dallandırmadan ve de ‘spoiler’a girmeden ancak bu kadar özetleyebilirim, yani sanırım.

Lee Jong Suk’un dizileri genel olarak kendisine has bir senaryo ile gidiyor. Olaylar direk kız-çocuk ilişkisi değil ama dışında daha büyük ve daha ciddi olaylar dönüyor. Ha bir de avukat, doktor derken şimdi de muhabirliğe girmiş orası da değişik ve güzel bir nokta. Bir de mimikleriyle ve de oyunculuğuyla izleyiciyi eğlendiriyor, zaten Secret Garden’daki o ufak rolünden sonra da böyle güzel bir baş rol olarak çıkışını çoğu kişi bekliyordu. Hatırlayanlar varsa eşcinsel bir müzisyeni oynamıştı ki ufacık da olsa ilginç bir rol olarak akıllarda kalmıştı. Bu dizideki karakteri de oldukça eğlenceli. Hazır cevaplığı, zekiliği, yakışıklı ve uzun boylu olması –hehe- Aslında böyle sıralayınca karakterlerinin bir çizgide hep aynı ilerlediğini hissediyor insan… Bu tarz karakterleri sevsem de kendisini daha değişik ve bu kalıbı yıkacak bir karakterde de görmek isterim…

Park Shin Hye’yi bir çok insan gibi ilk You’re Beautiful’da izlemiştim. O zaman tabi ikinci izlediğim Kore dizisi olması sebebiyle de cidden çok sevmiştim. Kendisini hala çok seviyorum ama bir süre sanki hep aynı mimikleri kullandı karakterlerde, yanlış anlaşılmasın mimikleri evet sevimli ama bir süre sonra sanki sadece bunu yapabiliyormuş da başka bir şey yapamıyormuş gibi hissettiriyor.

Burada iki dipnot düşmem gerek. Birincisi, bu genelde Koreli oyuncuların bir çoğunda hissettiğim bir şey. Bir karakteri çok tutunca diğer bütün karakterleri sanki o ilk karakterin peşinden gidiyor. Şahsen bir oyuncunun farklı karakterlere uyması benim için oldukça önemlidir ki bakınız Johnny Depp aşkım. Bir oyuncu aynı karaktere takıldıkça başka bir yeteneğinin olmadığını düşünmeye başlıyorum… ama bu noktada bir çok oyuncunun hakkının yendiğini de hissediyorum. Zira oldukça başarılı rolleri olduğu halde aynı kalıpta devam etmesi sanki pazarlama işinden dolayı gibi geliyor. İkinci olarak da Kore dizisi izlesem de oyuncuların her dizisini çok sıkı takip eden birisi değilim. Kore dizilerini tamamen eğlence için izliyorum ve bu sırada oyuncularla ilgili ortaya çıkan düşüncelerim çok yüzeysel oluyor. Sadece bir iki dizisine göre. Bu yüzden bu ilk düşüncenin de çok objektif olmadığını daha çok şahsi olduğunu belirteyim.

Ama Heirs’ten sonra PSH’nin buradaki rolü çok ama çok daha güzel geldi. Gözü dolu ağlamaya hazır bakışlardan çok eğlenceli yanları daha önde. Bu yüzden oflayarak değil de daha bir dikkat ederek izledim. Ki lütfen saçını kısaltma, hep böyle uzun kalsın. Yüzüne yakışsa da uzun saçlı halini daha çok seviyorum.

Ayrıca yan karakterlerde kendilerine has özellikleriyle dikkat çekmiyor değil. –hele ki dede!- Mesela Lee Pil Mo da Emergency Couple da oldukça hoşuma giden bir roldeydi ve burada da görünce mutlu olmadım değil.

Ah, bir de OST’lar. Açıkçası çok fazla OST’lara dikkat eden birisi değilim çünkü genelde dizi dışında dinleyemem. OST’ların bazıları sanki öylesine yazılmış da arkaya konmuş gibi geliyordu ama bu sefer öyle olmadı. Az önce bakıp adını öğrendiğim First Love’ın Tiger JK’ın olduğunu sesten tanımıştım ve şarkı şimdiye kadar dizilerde çok da rastlamadığım bir tarz olduğu için duyması garip geldi ama zaten Tiger JK’ı The Cure şarkısı ile tanıyıp dinleyip sevdiğim için yine ayrı bir mutlu oldum. Ve bir de Roy Kim var. Şimdiye kadar adını çok duysam da dinlememiştim ama sanırım ona da artık müzik çalarımda bir yer açacağım.

Senaryo! Bunu nasıl unuttum bilmiyorum, hehe. Kore dizilerinde bir süre sonra olayların klasiğe bağlaması beni bir ara baya uzaklaştırmıştı. Pinokyo kabul etmeliyim ki beni bu konuda biraz sevindirdi. Daha 8 bölümünü izledim ama şimdiye kadar beni sıkmadı –ki genelde 5-6 civarında biraz sıkılırım- Olayların iç içe girmesi ve her düğümün ayrı bir şekilde çözülmesi ve her bölümde ayrı bir heyecan yaşamak Kore dizilerinde özlediğim bir duyguydu. Dram kısımlarını dahi sıkılmadan izledim ki bu benim için en önemli noktaydı. Karakterlerin tepkisini merakla beklediğim olaylar var ve uzun zaman sonra ilk defa bir diziyi haftalık takip etmeye karar verdiğim için de beklentilerim daha fazla. En büyük umudum bu durumun son bölüme kadar değişmemesi. Zira son bölümlerde tavan yapan drama ve her şeyin şak diye olması ve kızla oğlanın en son bölümün en son dakikasında bir araya gelip birbirlerine bakarak gülümsemesi beni en çok sinir eden nokta oldu. Hayır, karakterleri öldürün ama bu şekilde klasik bir son yapmayın lütfen… -gerçekten böyle bir şey olursa bu isteğimden pişman olacağımı da biliyorum ama…-

Elbette bana klasik gelen ve her dizide aynıymış gibi hissettiren noktalar var ama dizide karakterlerin birbirleriyle ilişkileri bunu oldukça güzel bir şekilde kapatmış. Her karakter bir şekilde kendini sevdiriyor –ya da bazıları için ciddi olarak nefret ettiriyor- üstelik kendine has özelliğini de vurguluyor. Sanırım Pibokyo’yu bu kadar sevmemdeki en önemli nokta bu.

Ah, ilk defa dizi analizimsi bir şey yapmaya çalıştım ve biraz fiyasko oldu sanki, hehe. Söylenecek çok şey var ama söylenmesi yerine izlemesi daha eğlenceli. Başlamadıysanız başlamanızı şiddetle –en azından 10 üzerinden 8 şiddetiyle- tavsiye ederim. Eğlencesi olan ve olayları da sizi sinir edip sevmediğiniz karakterlere ağzınızı açtıracak güzel bir dizi.

Son bir nokta, dizinin asıl olay örgüsü yalan haberler ve bununla beraber yok olan hayatları gösteriyor. Şu ana kadar gidişatı güzeldi ve Kore için önemli bir noktaya parmak bastığını düşünüyorum. Özellikle 2014 gibi bir yıldan sonra da güzel olmuş. Bir çok açıdan olaya bakmanız sağlanıyor ve siz de biraz kafa yoruyorsunuz. Ha daha da küçültürsek olayı bir basın kuruluşundan ziyade bir insanın ağzından çıkan sözün bile aslında ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.  Şu anda tam olarak hatırlamasam da bana bozuk bir medya verin size bir ülke fethedeyim ya da buna benzer şekilde bir söz vardı. Olayın illa ülke yok etmeye gitmesine gerek yok –bunu zaten görüyoruz bir çok şekilde- ama insan, daha doğrusu birey hayatına da ne kadar etkisi olduğunu biraz düşünmek gerek.

Vay be uzun zaman sonra bir Kore dizisinden kendime hayat dersi çıkardım. –uyarmıştım sadece eğlence için izliyorum diye…

fullsizephoto511634

dizi, koredizisi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sıfır Noktası

2 Aralık 2014

Saat 22.10

Ve çok değil bir kaç gün içinde komitesi olan bir tıpçı olarak yine bilgisayar karşısında ve yine klavye başındayım. Sanırım ben de bir çeşit huy oldu böyle yeni yeni siteler bulup yeni yeni bloglar açmak. Özellikle de sınav haftalarında yaptığım bir alışkanlık ama herkes gibi ben de kendime baya sayıyorum bu konuda. Neyse.

Neden buradayım? Can sıkıntısı. Konuşma isteği, belki bir parça gerçek yaşamdan kaçma umudu. Sadece bir parça değil ya neyse işte. Kendime en çok kızdığım noktalardan bir tanesi içimde susmak bilmeyen konuşma isteği ama öyle sıradan şeyler değil. Böyle günlük karşı karşıya oturup ‘N’aber ya? Nasılsın?’ olayı değil. Neden bilmesem de artık insanlarla yüz yüze konuşmaktan bıktım ki bunun en önemli sebebi geçen yıl sahip olduğum o yıpratıcı arkadaşlıklardı.

Neler yaparım? Yazarım. Sabırla değil ama elimden geldiğince yazarım. Hele şu sıralar -belki sınavların ortasında olmamdan kaynaklı- daha da bir yazasım var. Durmaksızın yeni bir şeylere başlarım ama kötü bir alışkanlık olarak az bir kısmını bitiririm, laf aramızda yedi bitirdi beni bu illet. Ki burada olma sebeplerimden bir kısmı bu. Ne yazarım peki? Genelde fantastik tercihimdir ama ne kadar beceririm emin değilim. Türkçe’de pek örneği görmediğim ki İngilizce bile sınırlı olan Kore/fantastik karışımına bayılırım. Romantizmi sevmediğim vs…den dolayı değil de yazamam, yazarken de beceremem. Ayrıca yeni bir dünya keşfi bu dünyadaki klasik bir aşk köşesinden daha güzel geliyor. Böyle dediğime de bakmayın deli gibi angst okurum. Suju benim esas başlangıcım olsa da EXO bir süredir yerini kimseye kaptırmıyordu. Geçmiş zaman diyorum çünkü fırından sıcak bir GOT7 çıktı. Sonra bir de BAP var. Her ne kadar ana karakter olarak yazmasam da yan karakter olarak bol bol giriyor, sevmediğimden az sevdiğimden değil de BAP benim için daha değişik bir grup. Infinite var bir yerlerde ama azıcık dipte kaldı. Onu da kazıyıp çıkaracağız. Bunlar dışında HP var elbette ki ondan bahsetmemek küfür gibi olur. Hala kenarda duruyor ama biraz daha yoğun bir emek istiyor. Ve bir de özgünler var. Kendi sıfır karakterlerimle oluşturduğum sıfır dünyalar. Ama bunların büyük çoğunluğu beynimde saklı.

Başka? Okurum. Bazen deli gibi okurum ama üniversiteye geldim geleli biraz performans düşüşü oldu. Şu sıralar tekrardan sarıldım. Elime geçen her çeşit şeyi okurum ama fantasy ve adult young daha önde gelir. Şu sıralar Brandon Sanderson’a kafayı taktım ki Mistborn bunun için bir başlangıç oldu. Ah, mangalar var. Mangayı da uzun zamandır okumuyordum ama Türkçe’ye çevirilenlerle birlikte tekrardan başladım ki geçen hafta deli gibi Pandora Hearts okuduğum için kopamıyorum da.

Başka, başka? İzlerim. Amerika, Avrupa, Kore, Hint, Japon. Genellikle böyle -başka neresi kaldı la?- ama hepsinden tadımlık desem daha iyi. Tamam, itiraf ediyorum bazılarında manyak gibi izledim ama öyle detaylı bir sorguya çekince bilmem her şeyi. Üniversite beni bu konuda biraz yavaşlattı ama yine de koparamadı. Arkadaşlarımın dizi-film kaynağıyım ama bütün bu kaynak olayını aslında liseden kalanlarla götürüyordum, hey gidi günler neler yapmışız be…

Gezmeyi severim, fotoğraf çekmeyi severim, kabuğumun dışına çıkmayı severim -genelde içinde pineklesem de-, konuşmayı severim, insanları tanımayı severim, kahveyi-çikolatayı severim, tavuğu severim, çikolatalı sütü severim, karı severim, yağmuru severim, melankoliyi severim… ha bir de kareli polar battaniyemi severim.

Daha çok kendime bir ben kimim hatırlatması oldu ama kısa bir özet derseler birileri sanırım bunlar beni tanıtır.

Sıfırdan başlamak gerekirse bunlar yeter.

Mutlu kalın!

Lenorah

All that we see or seem
Is but a dream within a dream.
Alıntı | Posted on by | 1 Yorum